17 Mayıs 2008

Fatoş'un çeyizini görmeye gittiğimiz gün Hande, Serap ve Fatoşla park sefası





Fatoş'un düğününden kareler

Aslının Fatoşa yani geline bakışlarına bakarmısınız zaten o düğünden sonra sürekli ben Fatoşum hadi bana para takın diye gezer oldu evde yeşil abiyesiyle ama düğünden sonra bizim meşhur yeşil abiyede kıymetini kaybetti çünkü Aslı anladıki gelinler beyaz giyer.



28 Şubat 2008

Şehitlerimize Allahtan Rahmet Ailelerine Sabır diliyorum zor günler yaşıyoruz

Bırakıp ta sevdiğin her şeyi ardında, gittin birden bire gökten ateşin, yerden ölümün yağdığı sırtlara. Ne el sallamaya fırsatın oldu geride bıraktıklarına ne de selam söylemek için vakit bulabildin anana. Sevgisiyle kalbini dolduranlara veda bile etmedin; sen gittin, bir kez dönüp de bakmadın ardına. Yaşın henüz 18 idi; aklın birçok şeye ermezdi. Senin yüzün hasret, yüreğin acı nedir bilmezdi. Daha hiç tanışmamıştın ızdırabın sancısı ile. Gelecek adına umutların vardı pembe mi pembe. Komşu kızını sevmiştin, senin ile aynı tende. Sen hissetmiştin başına bir şeyler geleceğini aylar önce; başına bir kurşun isabet edeceğini ve ağlamıştın sessizce. Yüreğin olacakları ruhuna fısıldarken sen, kendini bu dünyadan ayrılığa hazırlamıştın gizlice. Düşmanlarımız her koldan saldırıya geçtiği, dost bildiklerimizin bizi içimizden vurduğu o zor günlerde, vatan için, namus için, Allah için ölmeyi, bir siperden diğerine sürünerek cennete gitmeyi planlamıştın. Sen zayıf bünyeliydin şehidim! Ama ruhun güçlüydü, imanın güçlüydü, yüreğin güçlüydü. Bu nedenle senin önünde kimse duramazdı; bu ruh ayağa kalktığı zaman elinden kimse kurtulamazdı. Daha önce hiç silah tutmamıştı nasırlı ellerin, güneş yanığından fazlasını görmemişti bedenin. Önce silahların soğukluğuna alıştı ellerin sonra imansız mevzilerin üzerinize kustuğu cehennem sıcağına. Daha önce ürperirdin, ölümü hatırladığında. Artık seni gören düşmanların ve hatta ölüm bile ürperiyordu karşında. O sabah hep birlikte kıldınız namazı. On binler saf tuttu; yüz binlerce melekle. Vatanı düşmana çiğnetmemek için edildi yeminler. Sen de katıldın namaza, yüreğin iştirak etti o kutlu ‘ant’a. Aslında kendi cenaze namazını kılıyordunuz; sen bunun farkındaydın, arkadaşların da. Koydunuz başlarınızı secdeye son defa. Ak alnınızı öptü meleklerden önce, kara topraklar; hazırlandı süngüler, yürekler ve sancaklar. Size ölmek emredilmişti; şahadete ulaşmak. Dönüp bir kez bile bakmadın ardına: “Kimse geliyor mu düşman üzerine yanımda?” Hiçbir yürek alçalmamıştı o zaman, ihanet etmemişti vatana. Tam tekmil bütün yiğitler katılmıştı savaşa. Korkuyu unuttun; geride bıraktıklarını da. Karşındaki düşmandan ve yanındaki meleklerden başka, artık, bir şey görünmüyordu sana. Dilinde dualar vardı, elinde süngü. Yürüdün düşmanın üstüne; ezdin düşmanın bütün umutlarını, bağrında söndürdün aldığın yaraların acılarını. Düştün kızıla boyanmış kara toprak üstüne, sonbaharda toprağa düşen yapraklar gibi. Bedenini bırakıp toprak üstünde, ruhunu sürdün düşman üstüne. Bedeninin ağırlığından kurtulmak o kadar hoşuna gitmişti ki bir kez bir kez daha ölmek istedin; şahadet şerbetini defalarca götürmek istedin dudaklarına. Son nefesini vermemiştin daha; annenin yüzü geldi aklına; kardeşlerinin sözleri ve seninle aynı tende komşu kızın gözleri. Kapattın gözlerini gülümseyerek bütün dünyaya; ördün hiçbir düşmanın geçemeyeceği bir kaleyi ruhunla. Başın düştü bir yana ve ellerin her iki yana. Naşın günler sonra geldi yurduna; soğuk bedenini verdiler ananın koynuna. Sarıldı sana, bir daha bir daha. Gözlerinden tek damla yaş akmadı ananın; kardeşlerin, komşu kızı ve gökler ağladı sana. Ve sonra sizin kıldığınız cenaze namazını tekrarladık, ağladık kana kana. Bildin mi şehidim, tabutuna kimin baş koyduğunu, kimin tabutunu gözyaşlarıyla ıslattığını? Annen miydi yoksa sevdiğin mi? Fark edebildin mi akan gözyaşlarının kime ait olduğunu sıcaklığından? Gözyaşlarının sel olduğunu; sellerin yüreklerimizi seninle birlikte cennete sürüklediğini izledin mi cennetle müjdelenmiş ruhunun penceresinden? Cenazene katılanların hepsini tanıyabildin mi şehidim? Gördün mü hüzünlü yüzlerini, işitebildin mi mahzun sözlerini? Şaşırdın mı senin için duaya açılmış ellerin çokluğuna ve onlar içinde samimiyetsiz tek bir kalbin yokluğuna? Yaşıtların yoktu; onlar da bir süre sonra omuzlarda taşınmak üzere cephelere taşınmıştı. Cenazeni kaldırmak ihtiyarların ve çocukların güçsüz omuzlarına kalmıştı. Gördün mü şehidim, nasıl da yükseklere, omuzlara kaldırdı senin bedenini melekler ve nasıl da taşındı ruhun yükseklere, cennetin yamaçlarına; fırsat bırakılmadan ihtiyarlara? Olmadığından değil, gerek olmadığından sarmadık seni kefene. Bedenin, üzerine attığımız topraklar altında kalırken ellerimiz göklere açıldı, duaya açılan dillerimizle birlikte. Bir resim bırakmamıştın geride; yüzünün güzelliğini biz zaten kazımıştık zihinlere. Acın sinmişti bütün gönüllere; ruhun değiyordu duaya açılmış ellere. Gördün mü şehidim şimdi, sana vaad edilen cennetin yamaçlarını. Fark edebildin mi Sırat’tan ne kadar hızda geçtiğini? Ve bildin mi şehidim; seni ne kadar çok sevdiğimizi, özlediğimizi?

Sezai Şen

Çanakkale'de Şehit Mektubu

Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır.
O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür.
Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir. Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:

“Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler, “Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine bağırıyorlardı. (...) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.

-Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.

Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:

Mehmet oğlu Kara Ali!?..

Değişik yerlerden sesler yükseldi:

-Cennet-i A’lâ’da!..

-Mertebesine erdi!..

Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:

-Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!

Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:

-Ver! Buradayım!..

Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:

-Kimden geliyor?!..

-Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.

Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:

-Kadir oğlu Hüseyin!..

Değişik yerlerden cevap geldi:

-Şehit!..

-Şehit!..

Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:

-Hasan oğlu Rafet!..

-?!..

Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:

-Hasan oğlu Rafet!?..

Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:

-Musa oğlu Muharrem!..”(1)

Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..

Bu memleket bizim biz biriz bölünmeyiz



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde,
dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
bu hasret bizim...
Nazım Hikmet Ran

23 Şubat 2008

Korkuyorum

İnsan hayatı boyunca değişik duygularla can bulmuştur.Hatta her sabah başka bir ruh haliyle kalkarız yataktan çoğu zaman yaşadıklarımız etkilidir çoğu zamanda nedeni yoktur.

Yaşamak ağır gelir bazen şöyle bir önünüze bakar off dersiniz yol taşlı engebeli etrafınızda türlü engerekler görürsünüz korkarsınız sığınmak istersiniz çoğu zaman anlatamazsınız derdini öyle karanlıktır ki içiniz anlattığınızda herşeyi karartmaktan korkarsınız,ağır gelir 30 yaşında olsanızda ağır gelir ölümü düşünürsünüz ne zaman geleceği belli olmayan oysa yapamadığınız birçok şey vardır,ölümlü dünya dersiniz ama yaşadığınız dünyayı bırakın yaşadığınız memlekette göremediğiniz bir çok yer vardır daha hayat öyle zorlaşmıştırki yaşamak için sadece geçinebilmek için kazandığınız para bile anca yeter nasıl gidersiniz ki Can Dündarın şiirinde olduğu gibi insan kısa kacamaklar yapmak istiyor günü birlik ama bırakın başka yerlere gitmeye başka mahalleye bile gidemiyoruz çoğu zaman alışkanlıklar,imkanlar.Yaşamanın bedeli bu kada ağır olmamalı diyor ama nerdeee.Bütün günümüzü verdiğimiz işyerlerimizde bile hakkımızı istemekten korkar olduk sömürüldüğümüzü bile bile boynumuzu eğip bir koyun gibi devam ediyoruz yaşamaya çünkü işsiz kalırsam korkusu var nasıl olmasın ok adar zorlaştiki şartlar bir çoğumuzda etrafımızdaki birçok iyi gitmeyen olayı bile sineye çeker hale geldik o kadar korkak oldukki toplum olarak haklı olduğumuzu hakkımızın olduğunu bildiğimiz halde sessiz kalır olduk.Evde kendi aramızda konuşurken bile ülkemde yaşanan oyunları,ülkemin kötüye giden halini fısıltıyla anlatır olduk nasıl bu kadar uyuduk kim vurdu bu mührü beyinlerimize.

İçimde biryerlerde devrimci bir küçük insan var suskunluğumuza ,ağzımızdaki mühre rağmen durmadan konuşuyor bağırıyor tüm haksızlıkları haykırıyor sen sustukça sen korkak oldukça çocuğunda sana benzeyecek diyor hakkını haklı olduğu halde arayamayan korkak biri.Toplumca sustuğumuz düşünmekten korktuğumuz bu hayatta bizleri ekmek derdine düşüren,kendi maaşlarına bakmadan emekli olduklarında aldıklarına bakmadan haktan hukuktan bahseden emekli maaşını düşürmeyi işvereni zengin edip çaışanı nası daha fazla ezmeyi ve nasıl yaşarlarsa yaşasınlar diye düşünmeyen bu başımızdakileri bizmi seçtik.Başörtüsü diye toplumu bölmek isteyen herkez bir kargaşadayken kendi ekmeğine yağ çalanlar bunlarmı bizi yönetecek.

Bu ülke bu suskun mühürlü beyinlerle nereye gidecek benim Aslım böyle bir ülkede mi büyüyecek.Korkuyorum arkadaşlar içimde devrimci çocuk durmadan konuşuyor bağırıyor ağlıyor,ama ağızlardaki,gönüllerde ki mühür neden açılmıyor.Nereye kadar seyredeceğiz kendi ayağımıza civi batmadan off demeyecek mi kimse.

29 Ocak 2008

Kusma ateş ishal

Evet tam anlamıyla başlıkta yazdığım gibi 3 muhteşem kötü sorunla uğraştık bu hafta Aslı ilk defa bağırsak yolu enfeksiyonu oldu ve herşeyi hakkıyla yaşayan kızım bu hastalığıyda en yoğunuyla yaşadı,yaşattı.

Bir gün öncesinde sağlıklı turp gibi olan çocuk sabah kusmayla günaydın dedi bize ama ne kusma çeşme gibi akşama kadar içtiği suyu bile dakka geçmeden çıkardı rengi bembeyaz oldu yataktan hiç kalkmadı,doktordan çok korkan kızım anne beni doktora götür deyince işin ciddiyetine varıp Serkanı aradım hastaneye götürdük,diline bakan doktor bunun dili kupkuru hemen serum vermeli deyince 12 saat içide nasıl bu kadar hızlı su kaybettiğine hayret ederek serum bağlanmasına istemeyekte olsa göz yumduk.

Serum bağlama işi ayrı bir hengame ben damarı bulamayacaklar delik deşik edecekler derken A.S.M deki erkek sağlık memuru bir seferde damarı buldu ve taktı serumu o kadarı bile Aslının hastaneyi başımıza yıkmasıyla son buldu daha sonra anlattık ona kabullendi elini kıpırdatmadan yattı meleğim.

Aslı hasta olunca benden başkasını istemiyor hastanedede ben kaldım onla içim eridi onu öyle halsiz yatarken seyredince Rabbim tüm çocuklara sağlık versin herşeyden önce.

Eve geldik bir gün ateş devam etti,ertesi gün tekrar başladı kusma hastaneye götürdük gene fitil verdiler kusarsa getirin tekrar serum bağlayacağız dediler kustu ama göze alamadık tekrar serum taktırtmayı kussada su verdik sürekli elma suyu çok şükür kusma geçti ama ishal başladı artık en azından birşeyler yiyor daha hareketli birkaç güne iyice kendine gelir inşallah.

Herşeyin başı sağlık gerisi birşekilde çözülüyor,salgın varmış bütün çocuklar hatta yetişkinler aynı sorundan yatıyorlardı hastanede dikkat edin özellikle çeşme sularına.
Sağlıkla kalın.

31 Aralık 2007

Balıkları beslemeden geçmeyin emi

2008 GÜZEL BİR YIL OLSUN

Uzun zamandır vakit ayıramıyorum bloğuma aklım sahipsiz kalmış bir çocuk gibi onda ama elim varmıyor nedense...Oysa o kadar yazacak şey varki aklımda özellikle geceleri beynime hücum ediyor tüm yazılar bir kağıda yazar gibi aklıma yazıyorum ama kalkıpta not tutamıyorum sabahta herşey pırrr uçup gidiyor.

Ev hayatı öyle bir şeyki sürekli ilgi istiyor işten ayrıldığımdan beri kendime daha çok vakit ayıracağım diye düşünmekle ne çok hata yaptığımı anlıyorum sanki zamana hızlı bir motor takılmış gibi bir sabah olduğunu görüyorum birde gece onbir.Ev işi nankör arkadaşlar sürekli yapsanda hiç yapmamış gibi oluyor bir gün ellemessen sanki dünyanın en pasaklı kadını sensin. Bir ara iyice bunalıma girmiştim bir bakıyorum sürekli ev işi yapıyorum bulaşık süpürge çamaşır yemek Aslı hanımın arkasını topla derken hiçbirşeye vakit kalmıyor.Ve sanki ev işinden başka birşey yapmamışım gibi oluyor.

Aslı çok iyi büyüyor gelişiyor ama 3 yaş bunalımı bizi mahvetti 2 yaş neki herşeye sinirlenen kendi otoritesini kurmaya çalışan sürekli kapıyı dolap kapaklarını çarpan kabadayı bir kız oldu çıktı normal dediler kendini farkediyormuş kişiliği gelişiyormuş mudehale etmeyecek görmezlikten gelecekmişiz biran önce farkeder umarımda bizide delirmenin eşiğinden kurtarır.

Kurslarım devam ediyor ahşap boyamada baya bir yol kateddim zevkli bir uğraş,bağlamada ise süt içtim dilim yandımı çalıyorum ne zaman ciddi şeyler çalacağımızı sorunca hoca sinirleniyor hepsinin bir zamanı var varda kardeşim herkez sorar oldu bize ne zaman birşey çalacaksın eee süt içtim dilim yandıda çalınmaz ki kardeşim millete.

Serkana Nuh çimentonun lojman verme durumu var Ocak ayı içinde kesinleşir herşey aslında gitmek istemesede gönlüm imkanlar buna zorluyor maddi olarak bize oldukça katkısı olacak tek maaşa düşünce insan karşısındakinide düşünüyor.Adam sabah çıkıyor akşam geliyor hafta sonları birşeyler yapmak için para lazım tek maaşta anca eve yetiyor hayırlısı umarım herşey güzel olur kimbilir belki ayrıldığım şirket başka bir şirketle tekrar yeşillenir bizde arkadaşlarımıza alıştığımız işe geri döneriz.Eski işimi değil ama arkadaşlarımı çok özlüyorum.

Kardeşim hala bekar 25 yaşında ama biz evlenmesini çok istiyoruz onunda düzen kurduğunu görmek bebeklerini sevmek en büyük arzumuz annemle kız arama çalışmalarına devam umarım 2008 de güzel bir düğün yaparız.

Aslıya bir kardeş istiyorum bu sene inşallah rabbim nasip eder ,bellimi olur sene bitmeden onun doğum haberini vermek kalır bize hayırla inşallah.

Dilerim herşeyden önce sağlık ve hayırlarla dolu güzel bir sene olsun Rabbim herkezin gönlüne göre versin.

Güzel mutlu barış dolu bir sene olsun 2008...

31 Ağustos 2007

Neydi?

Neydi onu bu kadar korkutan geceleri uyutmayan zamansız ölüm korkusumu ölmekbu kadar korkutamazdı onu o kadar inanırdı ki Rabbine ve onun merhametine bilirdi ona kavuştuğunda onu herkesden daha sıcak kucaklayacığını.

Eskiden hayat ne kadar kolaydı anne oldu sonra hayatta tahmin edemeyeceği kadar sevdi bağlandı o minicik bedene. Allah ne kadar yüceydi, bu ne güzel bir hediyeydi ve her an şükretti,herkeze yaşatmasını diledi bu büyük aşkı.

Herşey yolunda ve düzene girmişti ama geceleri aniden beynine çakılan adını koyamadığı şey neydi yoksa şu panik atak rahatsızlığımıy dı bu kadar derinden etkileyen onu,ama o çok güçlüydü herkeze telkin verirken nasıl kendine laf geçiremezdi.

Aslında ölüm değildi nefes alamadığını sandığı anlarda yada beyninde korkunç kasılmaları hissettiği anlarda onu korkutan geride bırakacaklarıydı onun kalbini sızlatan içini acıtan kim koklayabilirdi gül yüzlü meleğini onun gibi kim sarılırdı ona kimin içi acırdı sivri sinekler yedi diye kim severdi onu onun kadar daha çok minikti annesi kadar kimse sevemezdi onu,anne olmak ne kadar güzel ve ne kadar zor diye düşünür dururdu insan ölmekten bile korkuyordu.

Ya hayalleri düşlerindeki gül yüzlü Mustafası,bir kere daha yaşasın diye o güzelduyguyu herşeyi göze alması.

Hayat zordu ama yaşamayı seviyordu yaşamaya değer şeyler vardı hayatında ne kadar boş diye düşünür dururdu günlük telaşlar mesela yarın evi toplamayı,yavrusuyla oynamayı,akşama ne yemek yapacağını düşünürken insan yarını görememek te vardı hatta bir çok insan planlar yaparken hayata veda etmiyormuydu arkasında yarım bırakılmış işler ertelenmiş özürler söylenmemiş birçok söz varken,veda bile edemeden.

Anlamazdı ki kimse onu kimseyi kırmamak için sakındığı bakışları edemediği sitemleri ve kimsenin zor olan hayatını dahada zorlaştırmamak için sürekli gülenyüzü ve hoşsohbetleri vardı hatta birçok arkadaşı onu dertsiz sanardı,oysa derinlerde ne kırılmışlıkları,hayal kırıklıkları ve içine attıkları vardı,ama o kadar sıcak gülerdi ki herkeze en ufak bir surat asıklığını istemez çekemezdi kimse kimseyi üzmek istemezdi zaten,sonra kendisi dahada çok üzülürdü.

Ahhh bir bulsa neydi onu uyutmayan geceleri çok severken karanlığa küstüren, hayalet gibi evin içinde dolaşırken bulurdu kendini,çok isteyip bırakamadığı sigara dahada mı artmıştı bu sıralar zaten yakında yaşadıklarından değilde bu sigaradan öleceğim diye düşünürdü tıpkı babası gibi acaba babasıda mı aynı şeyleri yaşamıştı uyuyamazdı oda geceleri genetikmiy di keşke o kadar çocuk olmasaydıda neyin var deyip tüm dertlerine ortak olsaydı olabilseydi ama daha 20 yaşında bırakıp gitmişti onu babası oysa düzeltilmesi gereken,söylenmeyen neler vardı.

İnsanları çok severdi ,hayatı severdi o herşeyi incitmekten çekinirdi birtek gerçekten sevdiklerine geçerdi nazı belkide bu yüzden en çok onları kırar,onlar görmeden en çokta onları incittiğine ağlardı genede anlatamazdı onlara sevgisini sanki çok sevdiklerine sevdiğini söylerse onlarda uçacak sanırdı elinden bir tek evladına karşı kırılmıştı bu kilit Allahın bir lutfuydu bu ya onada belli edemeseydi sevgisini,anlamazdı çevresi onu içten içe kıskanırlardı bir insan yavrusu nasıl bu kadar sevilir hatta belki en yakınları bile çünkü onu sevebiliyorsa onlarıda böyle açık sevmeliydi ama anlatamazdı işte değişik birşeydi bu anlatılmazdı.

Hiç sevmezdi ağustos ayını belki çok sevdikleri bu ayda elinden uçtuğu içindi çok şükür o ayda sona geldi.Tek sığındığı Rabbiydi elbette o herşeyi düzeltecek ve dualarını duyup kabul edecekti,aslında belkide yaşadıkları böyle kötü bir dönemdi yaşanması gereken ve buda geçip gidecekti o daha ne sıkıntılara göğüs germişti,Allahın izniyle bunuda atlacaktı ama bilinmesi gereken birşey vardı o herkesi gerçekten çok sevdi...